The Poetry of Muhsin Ilyas Subaşı

A lecture by Subaşı on the cultural impact of journalism (March 21, 2012)


On March 21, 2012 at the Erciyes University in Kayseri, Muhsin Ilyas Subaşı presented a lecture on the cultural impact of journalism.

 

His lecture (in Turkish) is reprinted below.

 

 

 

http://iletisim.erciyes.edu.tr/images/web.jpg

Muhsin İlyas Subaşı’nın, E.Ü.İletişim Fakültesi’ndeki Konferansı:

“GAZETECİLİĞİN KÜLTÜRÜMÜZE ETKİSİ”

“21 Mart 2012 günü, Erciyes Üniversitesi İletişim Fakültesi konferans salonunda “Gazeteciliğin Kültürümüze Etkisi” konulu konuşmamın özeti”

            Sayın Dekanım, Sayın öğretim üyeleri, Sevgili öğrenciler,

            Bugün 21 Mart Nevruz Bayramıdır. Bu bayram bizim kültürümüzde baharın kapılarını hayatımıza açar ve kışın daraltılmış sınırlarından bizi kurtarır. Bizim milletimiz, burada ve diğer Türk Cumhuriyetlerinde bu bayramı bir kültür ve medeniyet meşalesi olarak algılar ve bununla barışın, sevginin, birlikte yaşama içgüdüsünün hazzını duyar. Bu bayramı, ayrıcı değil, birleştirici unsur olarak gördüğümüz sürece bizim gücümüzü kimse kıramaz. Buna işaret ederek sözüme başlamak istiyorum:

Efendim, ülkemizde Basın hayatının geçmişi pek fazla uzağa gitmez. İlk gazete ‘Takvimi Vakayi’ 1831’de yayınlandığına göre, 180 yıllık bir geçmişimiz var. Bu aşağı yukarı bir asra yakın bir zaman ağır aksak, haftalık, aylık yayınlar olarak süregelmiştir.  Bunun düzenli günlük yayını temel alarak söylersek bu zaman dilimi daha da daralmaktadır. Ancak ben onun üzerinde fazla durmayacağım. Önce bir kültür adamı ve bir gazeteci olarak gazetecilikten kültüre yürüyüş maceramdan kısaca söz ederek genel bir değerlendirme yapmaya çalışacağım:

            Burada böyle bir konuşma için gelirken Sayın Dekan’ın Prof. Dr. Hamza Çakır, “Muhsin Bey, sizlerin tecrübesi gençlerimiz için çok önemlidir. Lütfen biraz buna ağırlık veriniz”, ricasında bulundu. Aslında yerel ortamda bir insanın yetişip temayüz etmesi, gazetecilikten kültür odaklarına yönelmesi kolay gerçekleşecek bir başarı değildir. Bu tür çabalar sıradığı  oluşumlardır. Onun için, affınıza sığınarak kendimden kısaca da söz edeceğim:

            Daha ilkokul öğrencisi iken, 1950’lerin başında, yani ilkokul belki üç, belki dördüncü sınıfta iken, annemden bir yumurta alır, onu bakkala verir oradan aldığım parayla evimizin önünden ilçeye giden kim rastlarsa parayı uzatarak, “Bana bir gazete getirir misiniz”, derdim. Köyüm, ilçeye 4-5 Km. mesafede idi. Her gün mutlaka bir giden bulunurdu. Bu, tavrım beni gazeteciliğe yöneltti. Okumak için şehre geldiğimde daha ortaokul bir ya da ikinci sınıftaydım, şehirde o yıllarda yerel gazeteler basılınca, bürolarının önünde bir panoya asılırdı. Her gün gider o gazeteleri takip ederdim. Bir gündü, iki gündü, beş gündü, on gündü, derken ben gazeteyi çıkaranları, gazeteyi çıkaranlar da beni merak etmeye başlamışlardı. Nihayet bir gün gazeteyi çıkaranlar beni çağırdılar. İçeri girdim, kendimi tanıttım, “Gazetemizde yazar mısın?” dediler. Belki beklenmedik bir talepti, ama hemen atladım: “Tabii yazarım”, dedim. “O zaman yarın bir yazı getir”, dediler. Gittim, o gün dersleri bir kenara bıraktım. Oturup bir yazı yazdım, götürüp teslim ettim. Yazım sanırım 1958 ya da 59’da yayımlandı. Tarihlerinde netlik yok, çünkü maalesef o gazeteleri saklamayı düşünmedim. Ancak unutmadığım bir tarih var ki, onu size ileride arz edeceğim.

            Birkaç gün sonra yazım gazetede çıktı. O gün ayaklarım yere değmiyordu. Çocukluk bu ya; gazete sayfaları kanat olmuş beni uçuruyordu. Arkasından diğerleri geldi. Bu gazete o yıllarda “Devrim” adıyla yayınlanıyordu. Adıyla da belli, sosyal demokrat bir gazeteydi, benim eğilimim ise bunların anlayışının tam tersindeydi. Buna rağmen, ilk elimden tutan oldukları için, bugün saygıyla ve rahmetle andığım gazetenin yöneticileri Mustafa Nihat Çeven ile Mustafa Gümüşkaynak ile bir süre aynı gazeteyi paylaşan yazarlığım oldu. Yazdıklarımdan o kesimden tepki alıyor olmalılar ki, onlar benden için “Ahlâk yazarımız” diye söz ediyorlardı. Sonra bu gazete el değiştirdi ve “Akın” adını aldı. Tabii çizgisi de tam aksi yöne döndü. Bana daha yakın bir hale geldi ve daha rahat bir şekilde yazmaya başladım.

            İmam-Hatip Lisesi’nin orta kısmını bitirdim, lise bölümüne başladım. Bu defa matbaacı Ahmet Erkök bir gün bana; “Muhsin İlyas, seninle gazete çıkaralım mı, ne dersin? Sen haber ve yazılarını hazırla, ben de dizip basayım”, bu da kaçırılmayacak bir fırsattı. Daha lise 2. Sınıf öğrencisiyim ve gazetenin künyesinde adım sahibi ve yazı işleri müdüründen sonra “Neşriyat Müdürü Muhsin İlyas Subaşı” olarak yer aldı. Bunun yayın tarihi 22 Mayıs 1963’tür. Yani 50 yıl öncesine uzanan bir macera çıkışı. Sekiz ay bu gazeteyi düzenli olarak çıkardık. 6 aydan sonra resmi ilan almaya başladık. Ancak, sahibinin gazete için harcamaları çoktu. İlan bedellerini kendisi aldı. Bu gazeten bir kuruş para alamadım. Sahibi gazetenin 8. ayında vefat etti ve böylece bu macera sona ermiş oldu. Tabii bu yaşta böyle bir tecrübe bana birikim ve güven sağladı. Artık gazeteler ‘bizde yaz’ demeye başladı ve o yıllarda çıkan gazetelerin hemen hepsinde yazılarımla yer aldım. Artık bir ‘Muhabir’ gibi değil, bir ‘Yazar’ gibi hareket ediyordum.

            Okulu bitirdim, hemen bir gazetenin (Yeni Sabah) “Sorumlu Yazı İşleri Müdürü” olarak işe başladım. Bir genç için böyle bir görev elbette o yıllarda küçümsenecek iş değildi. Bir yıl bunu denedim, sonra anladım ki, bu meslekte bir yerlere bu eğitim düzeyiyle varmak zor olacak, hemen yüksek öğrenime başlama kararı aldım. Bu işimi de yine devam ettirdim. Yani sizin anlayacağınız hem çalıştım hem de okudum. Artık hem ‘Yazar’, hem de ‘Yöneticiydim’, burada.

Bizim toprağın insanın yüreği yangındır.  Gazetelerle uğraşırken, özel ilgi alanım olan şiiri hiçbir zaman ihmal etmedim. Şiirlerimi mahalli gazetelerde değerlendirmedim.  Belki basit bazı çalışmalarım yayınlanmıştır, ama onları kitaplarıma almamaya özen gösterdim. İlk şiirim, Aralık 1962 yılında Ankara’da yayımlanan “İslam” dergisinde çıktı, arkasından Türkiye’nin saygınlığı yüksek, en kaliteli kültür ve edebiyat dergileri olan merhum Nureddin Topçu’nun çıkardığı “Hareket” ile Türk Ocakları Genel Merkezinin çıkardığı, “Türk Yurdu” dergilerinde 1965’ten itibaren şiirlerim yer almaya başladı. Buralarda yayımlanan şiirlerimi 1969 yılında “Vuslat Türküsü” adıyla kitaplaştırdım. Böylece kitaplı gazeteci oldum. Aynı yıllarda, devletin verdiği “Sarı Basın Kartı”nı almıştım. O tarihlerde, Kayseri’de çalışan gazeteci olarak bu kartı alan ilk isimlerden birisiydim.

            Sevgili gençler,

            Güzel bir atasözümüz vardır; “Malın iyi olsun yeter ki, alıcısı Bağdat’tan gelir”, diye. Sanırım bizim dürüst ve tarafsız tavrımız resmi kurumlar tarafından da dikkate alınmış olacak ki,  bir gün adıma bir zarf geldi.  Açtım, Anadolu Ajansı Genel Müdürlüğünden geliyor. Gelen metnin detayına girmeyeceğim özeyle şöyle yazıyordu: “Açık bulunan Kayseri Muhabirliğimizi Valiliğin tavsiyesi üzerine, size tevdi ediyoruz.”  Tabii bu görevi kabullendik. Bu defa, o yıllarda Hürriyet ve Milliyet gazetelerinin karşısında popüler bir diğer gazete de Tercüman’dı, bu defa Gazetenin sahibi Kemal Ilıcak 1970 yılında beni İstanbul’a davet etti. Gittim, gazetenin temsilciliğini bana verdi. Aynı yıl, Anadolu Ajansı’nın karşısında ilk defa gazete sahiplerinin kurduğu özel ajans “Türk Haberler Ajansı” hizmete başladı.  Onlar da aynı şekilde beni görevlendirdiler. Bana bu görevler tevdi edilirken kesinlikle kimseyle rekabet haline girmeden aldım bunları. Kimseyle yarışmadım, kendimle yarış halinde oldum. Bakın mesela, Tercüman’ın temsilciğini aldığımın ilk aylarında bir arkadaş bu gazete bir haber gönderir. Haberde bir öküz, yanında bir kadın, karabasanı tutan ise bir yaşlı adam var.  Haber, “Öküzü Ölen Köylü Sabana Hanımını Koştu”! Araştırdım, haber sizin dilinizle asparagastı, yani organize bir haberdi bu. Gazeteyi aradım. Olayı söyledim, gazetenin haber müdürü, “Olabilir, bize orijinal geldi, kullandık, sorumluluk haberin altındaki imzaya aittir”, cevabını verdi. “O zaman siz o arkadaşla çalışınız bundan böyle”, dedim ve o görevimi bıraktım. Aynı arkadaş, bu defa Anadolu Ajansı’na müracaat eder, bir miktar haber gönderir. Ajans, bana gönderdiği yazıda, “Merkez Ajan adıyla bir kuruluş bazı haberler göndermiştir. Bu haberler kullanılmadan iade olunmuş ve muhabirliğimizin sizin tarafınızdan başarı ile ifa edildiği de bildirilmiştir. Keyfiyetten bilgi edinmenizi rica ederim.” İmza Genel Müdür Atilla Onuk.

            Bakın gençler, benim hizmet alanıma girmeye çalışan bu arkadaşımız, daha sonra, bu mesleği çıkar aracı olarak kullandı: Şehrin saygın bir iş adamının aile mahremiyetine girdi. Kızının çektiği bir resmini kullanarak ondan bir araba aldı ve daha sonra bu aranın içinde hayatını kaybetti. Bir örnek daha vereyim, bir şahıs, benim adımı kullanarak bir iş adamından, “Sana reklam promosyonu yapacağız. Tarifenin yüzde 50’sinden reklamını vermeniz için Muhsin İlyas Bey, beni size gönderdi”, der.  Adam inanır, reklam metnini verir ve bedelini de öder. Sonra bu reklam çıkmaz. Parayı da alamaz. Tabii böyle bir dolandırma işine alet edilmesini onur meselesi yapar. Edemez bir gün adamı buldurur, “Param için değil, beni aptal yerine koyduğun için bu parayı sana bırakmayacağım, getirmesen seni kesinlikle burada yaşatmam”, der. Bundan sonrasını kendisi şöyle anlattı: “Adam birkaç gün sonra geldi, parayı evinde vereceğini söyledi, şehrin dışında izbe bir yere götürdü. Aptallığa bak ki, adamın sözüne uyup dediği yere kadar gittim. Bir eve girip çıktı ve bana; “Ağabey paran burada, gelip alabilirsin”, safça kalkıp eve girdim. Bir de ne göreyim, içeride yarı çıplak bir kadın! Oradan nasıl uzaklaştığımı hatırlamıyorum.”  Sonra bu adam buradan gitti, aynı işleri Adana’da da yapmış olacak ki, orada şüpheli bir trafik kazasında öldü ya da öldürüldü. Bunları bana anlatırken, ‘Adın yaktı beni’, diye espri yaptı. Ben de, ‘benim adım değil, senin dikkatsizliğin yakmış. Bu adam sana geldiğinde beni arasaydın bunlar başına gelmezdi’, dedim.

            Sevgili Gazeteci adayları,

Bu ülkede bundan 30 yıl önce 40 yıl önce bu mesleği icra etmek o kadar kolay değildi. Bakınız size iki ilginç örnek vereyim:

            Bir gün sağlık memuru bir dostum, elindeki reçeteyle geldi. Bu işleri bilen birisi olduğu için milletin ilaç yoluyla nasıl soyulduğunu bana göstermek istiyordu. Hasta yakını, doktora gitmiş. Doktor, bunu Kiçikapı’da muayene etmiş. Doktorun hizmetlisi, ‘Bu ilaçlar falan eczanede bulunur, oraya gidip alın’, der, Devlet hastanesinin karşısına gönderir. Hasta gider reçeteyi verir. Kendisine bir torba dolusu ilaç verirler. Parası buna yetmemiştir. ‘Hastan burada kalsın git, parayı bul, getir ve hastanı götür’, derler. Adam çaresiz kalkar Argıncığa gider, parayı demin eder, getirip hastasını alır ve gider. Reçeteyi bana getiren Sağlık Memuru dostum, bu hasta sahibinin dünürüdür. İlaçlara bakar, doktor hepsini birer kutu yazmış, eczane ise hep ikişer kutu vermiş. Şimdi bazı ilaçlar vardır, sayısınca kullanabilirsiniz fazlası zehirleyebilir, öldürebilir. Adamın umurunda değil. Vermiş ve parasını almış arkasına da para miktarının kaşesini basmış. Reçeteyi aldım, fotokopisini yaptırım geri verdim. Haberi yazdım: “Şaki dağda, eczacı da şehirde soyuyor!” diye. Haberde doktor adı yoktur, eczane adı da yoktur. ‘Doktor A, B eczanesi gibi ifadeler kullandım)  Vali, olayın tahkikini Eczacılar Odası’ndan ister. Oda başkanı, bu eczacının eşidir. Adam, ‘Benim eşim itham ediliyor, benim böyle bir soruşturmayı yürütmem etik değildir’, demez, işten nasıl sıyrılacaklarının çarelerini aramaya başlar. Hasta sahibine gider tehditle, kendisinin iki tertip istediğini söylemesini ister. Soruşturmayı tamamlar, eczane adı geçmediği halde, (B eczanesi )dediğim ve bu eczanenin adının da B harfiyle başladığı için kendilerinin itham edildiğini öne sürerek beni mahkemeye verdiler. Yıllarca bunun davasıyla uğraştım, sonra bir af kanunu çıktı paçayı kurtardık. Yoksa bizi mahkûm da edeceklerdi.

            Bir başka olay, Abdullah Satoğlu’nun çıkardığı (Hakimiyet Gazetesi)nin Yazı İşleri Müdürüyüm. Tercüman’ın da temsilciliğini yürüttüğüm günlerdi. O sıralarda, bu gazetede, Kayseri’deki bir olayla ilgili merhum Ahmet Kabaklı’nın bir makalesi çıktı. Yazı şehri ilgilendirdiği için iktibas ettim. Birkaç gün önce Tercüman’da çıkan yazıyı görmeyen Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı, bizdeki yazıyı kendisine hakaret sayarak dava açtı. İlk bilirkişi aleyhimize görüş bildirdi, İtiraz ettik. İkinci bilirkişi de lehimize rapor yazdı ona da itiraz ettik. Bunların kazandırdığı zaman içinde yine bir af çıktı ve biz olaydan kurtulduk. Bunları niye anlatıyorum? Bu meslek hümayun kumaş gibidir, yani temiz, saf beyaz bir kumaş, bunun üzerinde her lekeli haber hemen sırıtır. Ben eğer, haberi haber olarak değil de, tehdit, ticaret ya da reklam vasıtası yapsaydım. Haberin niteliğini bozarak sansasyonel hale getirseydim, magazinleştirseydim. Bugün karşınızda olmam mümkün müydü? Sermayeniz dürüstlük olursa, itibarınız artar. Gazeteci, halkın gözü, kulağı ve dilidir. Halkın ve Hakkın prensiplerine bağlanarak çalışırsanız, itibar görürsünüz. Kirli işlere bulaşırsanız, mutlaka çabuk bitersiniz. Önünüzde bunun hem bu şehirden, hem de ülke genelinden ya da geldiğiniz kendi bölgelerinizden sayısız örnekleri vardır. Benim bu meslekten edindiğim kanaat budur.

            Bu meslek sadece haber üretmek, onu yaymak ya da pazarlamak mıdır? Hayır, kesinlikle öyle olmamalıdır. Gazeteci toplumun sosyal dinamiklerini harekete geçirecek ateşleyici bir rol üstlenmelidir. Bakınız, meslek hayatım boyunca gururla anlatabileceğim bazı girişimlerim oldu: Ben köy çocuğuyum. Köyüm kazaya çok yakın, ama elektriği yoktu. Geceleri karanlığa teslim olmak gibi ürkütücü bir hayatın içindesiniz. Yanılmıyorsam 1973’lerdeydi. Dönemin iktidarı, köylerden katkı payı olarak elektrik getirme projesini uygulamaya koydu. Ben hemen muhtarı aradım, ‘Sana çok sayıda gazete göndereceğim. Bunları, yurtdışında çalışan hemşerilerimize gönder, karşılığı gelir ve köyü hemen elektriğe kavuştururuz’, dedim. Haber şuydu: “Gümüştepe Köyünden yurtdışında çalışan İşçiler, köylerinin Elektrik Katkı Payını göndererek Köye Elektrik getirtiyorlar.” Gazete adreslere gönderildi. Birkaç ay içerisinde 70 bin liralık katkı paramız geldi ve köyümüz öne alınarak elektriğe kavuştu. 1976’da merhum Turhan Feyzioğlu ile Kıbrıs’a gittim. Kendileri o zaman hükümette Kıbrıs Koordinasyon Kurulu Başkanı idi. Orada on gün kaldık ve dönüyoruz. Uçakta yan yana oturduk. Kendisine, Kayserili olduğu halde politika’ya Sivas’tan atıldığını hatırlattım ve şimdi oraya bir vefa borcu için ricam olacağını söyledim. ‘Nedir o?’ dedi. ‘Sayın Bakanım, bizim arazimizin içerisinde bir baraj projesi var, her şeyi tamamlandı, ancak ihaleye çıkarılmıyor. Lütfetseniz de bu işe bir el atıverseniz?’ Olumlu cevap verdi, Ankara’ya gittikten birkaç gün sonra beni aradı. Bütçe görüşmelerinde baraj için tahsisat ayrılması için Maliye Bakanı’ndan söz aldığını söyledi. Gerçekten o yılın bütçesine sembolik bir para konuldu, ama ertesi yıl inşaata başlanıldı, baraj yapılıp bitti ve bizim artık para etmeyen arazilerimiz şimdi bir avuç toprak bir avuç paraya dönüştü. Bu konuda çok sayıda hatıram var. Ancak uzatmayacağım, bir esprili hatıra ile bu konuyu geçmek istiyorum: Merhum Mehmet Çalık’ın Belediye Başkanlığı dönemidir. Yanılmıyorsam 1965’lerdeydi. Şimdi Kale’nin güney kısmında birkaç çınar vardır. Başkan bu çınarları kesmeye karar verir ve başlar. Bir gün sabahleyin baktım, işçiler çınarı kesiyorlar. Belediye Başkanı’nı aradım, ‘Yapmayın bunu’, dedim, ‘Hayır oradan yol geçecek’ diye karşılık verdi. Rahmetli kararlarında tavizsiz birisiydi, baktım olacağı yok, hemen gazetenin manşetini değiştirdim: “Atatürk’ün Kayseri’ye geliş anısına dikilen çınarları kesiyorlar”, diye bir haber yaptım. Vilayet olaya el koydu,  çınarın biri gitti, ama diğerleri kurtuldu. Oturdum bir de şiir yazdım; “Çınar ve Çağımız” diye. Şimdi bu çınarlar yaz aylarında muhteşem birer yeşil biblo gibi meydana süslemektedir.

            Burada, başarınızın düşmanlarını yanınızda taşıyacağınız gerçeğine de işaret etmek istiyorum. Aslında burası önemli bir konudur. Hani ‘insan insanın kurdudur’, derler ya. Gerçekten öyle. Bakınız, bana reva görülen muameleye:

            Bir dönem Türkiye Gazetesi’nde yazı yazmaya başladım.  Gazete yönetimi yazılarıma büyük önem veriyordu. 1. Sayfadan resmim, yazının başlığı ve spotunu giriyorlardı. İkinci sayfanın üst yarısında da yazım metin olarak yer alıyordu. Bir gün, bu yazım kullanıldığı yerden içeri alındı. Şaşırdım, olacak şey değildi. Gazete’nin Yazı İşleri Müdürü’nü aradım. ‘Hayırdır dostum, yazım neden yerinde değil?’ Cevap enteresandı: ‘Muhsin Bey, sana İstanbul’dan yazılmış bir mektup, gazetemizin sahibinin adına postalanmış, geldi, mektubu görünce, ‘Birileri takip ediyor olmalı, Muhsin İlyas Bey’in yazılarına bir süre ara verelim’, kanaati oluştu. Onun için yerini değiştirdik. Ben de kendisine; ‘ bu mektup bana da fotokopi olara gelmişti, ben de mektubu yazan dostumun böyle bir şey yapmış olabileceğini düşünmüştüm, meğer bir komployla karşı karşıyayız. Yalnız şundan emin olunuz, bu istihbaratın falan takibi işi değil, burada birilerinin iğrenç bir tertibidir. Çünkü benim mektuplarım P.K. adresime gelir, bu kutuların anahtarı da çok basittir, rahatlıkla istediğiniz kutuyu açıp içindekilerini alabilirsiniz, bana böyle bir işlem yapılmış olmalı, bunu yapabileceği de tahmin edebiliyorum’, dedim. Evet, bunu yapanları kendi ihtiras ve haset çölünde kaybolup gittiler. Geleceğe onlardan bir şey kalacağını sanmıyorum, onlar bir şey sahibi de olamadı, ama ben ayaktayım ve iki düzineyi aşmış eserlerle karşınızdayım. Bundan burada, sizi izole etmek isteyeceklere karşı, bir tavır geliştirmeniz, iradenize güvenerek ileriye bakmanız için söz ediyorum.

            Sevgili Gençler,

            Anlattığım bu olaylar, bu meslekte mesafe alma alanının dar olduğunu gösterdi. Onun içindir ki, işin haber cephesini bir kenara bırakarak buradan yazı hayatına yöneldim. Bu arada, Yüksek Öğrenimimi tamamladığım için öğretmenliğe geçtim. Ajanslardaki görevimi öğretmenliğim sırasında da bir süre devam ettirdim, sonra bıraktım. Emekli olunca da, 1995’ten itibaren bir TV (Elif) nin Genel Müdürlüğü ile bir ulusal ajans (İHA)ın Bölge Müdürlüğünü yürüttüm. 2002’ten itibaren bunlarda da uzaklaşarak tamamen eser yazmaya yöneldim. 

Benim açımdan gazeteciliğin kültüre etkisini şöyle gördüm: Bu alanda çalışırken, sürekli fikri eksersizi halindesiniz. Haberdi, yazıydı, röportajdı, mülakattı derken bir yığın insan ve konuyla iç içe yaşıyorsunuz. Bunların getirdiği birikimi akıllıca kullanırsanız, kendinize göreliği olan bir yazar tipi çıkar ortaya. Bu noktadan bakarak size şunları söyleyeyim:  Bu meslek, bize kolay yazma yeteneğini kazandırdı. İnsanları tanıma ve tahlil etme kabiliyetini öğretti. Bilginizi gayretinizle birleştirdiğiniz zaman ortaya güzel şeylerin çıkabileceği gerçeğini sağladı. Gözlemlerinizi, okuduğunuzdan edindiğiniz bilgilerinizle terkibe ve dolayısıyla yoruma taşıdığınızda da başarıya gidildiğini gösterdi. Bugün 25. Eserle karşınızdayım,  1 piyes, 2 deneme, 2 biyografi, 3 Şehir, 3 inceleme araştırma, 6 roman ve 8 şiir kitabı, yayımladım. Ömrüm olursa, bunları daha da ileri rakamlara taşıyacağım. Şu anda üç biyografi ve bir de romanım baskı aşamasında. Ben toplumumuzda gazeteci olmaktan çok, bir kültür ve edebiyat adamı olarak anılmak istiyorum, eserlerim bunun referansını size verebilir,  lütfen beni öyle kabul edin.

            Şimdi burada gazeteciliğin kültürümüze etkisine bakacak olursak, pencereyi kendi üzerimden alarak genele açıyorum:

            Bugün elimizdeki günlük gazetelerin en eskileri Cumhuriyet, Hürriyet, Milliyet ve Tercüman’dır. Bu gazetelerin yayına giriş tarihleri ise şöyledir.  Cumhuriyet 1924’te, Hürriyet 1948’de, Milliyet 1950’de ve Tercüman 1955’te yayına girdi. Yani en uzağının mazisi 88 yıllıktır. Bizde gazetelerin ilk dönemleri tamamen haber ağırlıklıdır. Gazetelerde makale yazma işine 1. Dünya harbi yıllarında başlanılmıştır. O dönemde yazanlar çok sınırlıydı.  Osmanlı’nın son döneminde çıkan gazetelerde yazan, Ahmet Vefik Paşa, Muallim Naci, Namık Kemal, Ziya Paşa, Şinasi gibi isimlerin günümüz gazetecilik ve fikir hareketlerinin kurucusu olduğunu unutmamamız gerekir. Cumhuriyet döneminin isimlerinin birçoğu da 1878-1921 yılları arasında  “Tercümanı Hakikat” gazetesinde yetişmiştir. Bu gazeteyi çıkaran Ahmet Mithat Efendi, bunun kurucusu ve başyazarıdır. Bu gazete Ahmet Cevdet, Hüseyin Rahmi ve Ahmet Rasim gibi önemli isimlere de yazı yazdırmış ve onlar kültürümüze gazete yazarlığından çok, Kültür adamı olarak önemli eserler kazandırmışlardır.

            Cumhuriyet dönemine gelince: Bugün popüler eserleriyle öne çıkan isimlerin büyük bir bölümü gazetelerin mutfağından geçmişlerdir. Bunların içerisinde benim en ilginç bulduğum iki isim vardır: Orhan Kemal ve Yaşar Kemal, bunların ikisi de düzenli eğitim alamamış, işçilik,hamallık, seyyar satıcılık gibi çeşitli işlerde çalışarak hayata atılmışlar, sonra gazetelere girmeyi başarıp önlerini açabilmişlerdir. Nurullah Ataç da öyledir; onun da bitirdiği bir fakülte yoktur ama gazete kanalıyla öne çıkmış ve önemli eserlere imza atmıştır. Necip Fazıl Kısakürek, Edebiyat Fakültesini bitirmiş olmasına rağmen, resmi göreve bağlı kalmamıştır. Onun, ‘Büyük Doğu’yu çıkarması bir mücadele adamı olarak ortaya çıkmak istemesindendir. Burada ve değişik gazetelerde yazılarıyla yönlendirici bir isim olarak dikkati çeker ve çok sayıda eserin sahibidir. Bakın mesela, Attila İlhan, hukuk eğitimi görmüş olmasına rağmen, İzmir’de bir gazetede düzeltmenlik yapmış, daha sonra gazete ve dergilerdeki yazılarıyla tanınmış ve çok sayıda esere imza atmıştır. Falih Rıfkı Atay da edebiyat fakültesinde okumasına rağmen, gazeteciliğe yönelmiştir. Çok sayıda eseri olan bir yazardır. Bu isimleri çoğaltabiliriz, biz hayatta olmayanları size model sunarak bir takdir hakkını kullanmak istiyoruz.  Çünkü günümüzde, halen gazetelerde yazılar yazan aynı zamanda kültürümüze önemli eserler kazandıran çok sayıda isim bulunmaktadır. Değerlendirmede bir haksızlığa sebep olmamak için, aramızdan ayrılanları dikkate almanın, aynı zamanda vefa duygusuyla da ilgisinin olduğunu düşünüyorum. Bunu belirttikten sonra şu isimleri sayabiliriz: Refii Cevat Ulunay, Kadircan Kaflı, Sabri Esat Siyavuşgil,  Burhan Felek, Bedii Faik, Ahmet Emin Yalman, Hüseyin Cahit Yalçın, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Peyami Safa, Nazım Hikmet, Şevket Rado, Tarık Buğra, Aziz Nesin, Uğur Mumcu, Abdi İpekçi, İsmail Cem İpekçi, Ahmet Kabaklı, Tahir Kutsi Makal, İlhan Selçuk, Yılmaz Öztuna. Bu gazeteci yazarlar gazete koridorlarında harcanan zamanlarını rağmen, kalemleri arkalarında kültürümüzün besleyici malzemesi olabilecek kendi dünya görüşleri çerçevesinde eserler bırakan önemli şahsiyetlerdir.

            Sonuç olarak şunu söyleyelim;  aktüel kültürün ustaları hep gazetelerden gelmişlerdir. Deneme, roman, hikâye, şiir, tiyatro gibi eserlerin hemen çoğunluğunu bu kesimin usta kalemleri üretip toplumumuza takdim etmişlerdir. Gazetecilik belki son yıllarda biraz fazla magazinleşti, buna rağmen, bugün bile o tür gazetelerde kaliteli ve usta yazarlar vardır. Gelecek nesiller de umarım onlardan söz edeceklerdir.

21 Mart baharın başlamasının simgesi olduğu gibi aynı zamanda dünya şiir günüdür de. Böyle bin günde, fakülteniz tarafından geçmişimde gazetecilik hizmeti bulunan bir Şair ve Yazar’ın seçilmiş olması, onurlandırıcı bir iltifattır. Bu dikkat noktasını belirterek beni sabırla dinlediğiniz için hepinize teşekkür ediyorum efendim. (21 Mart 2012)

           

 

 

 

©2008-2014, Katharine Branning; All Rights Reserved.  No part of this site may be reproduced in any form without written consent from the author.