The Poetry of Muhsin Ilyas Subaşı

A lecture by Subaşı on Mevlana and his followers (May 7, 2011)


On May 7th, 2011 in Konya, Muhsin Ilyas Subaşı presented a lecture in conjunction with the Turkish Writers Association on Mevlana, his followers and the Mevlevi movement through the centuries.

 

His lecture (in Turkish) is reprinted below.

 

For reviews of the event which appeared in the Memleket and Yenigün Gazetesi on May 8, 2011, click here

 

MEVLÂNÂ ve ÇEVRESİNDEKİLER

 

            7 Mayıs günü Konya’da, Türkiye Yazarlar Birliği Konya Şubesi’nin davetlisi olarak “Mevlânâ, Çevresindekiler ve Mevlevilik” i anlatmaya çalıştım. Seçkin bir dinleyicinin takip ettiği konuşmamda, öncelikle Mevlânâ’nın eteğine yapışan bir yığın şahıs ve gruptan çok sınırlı da olsa, bazılarının maksadını aşarak ondan nemalanmak istediklerine dikkati çektim.

            Mevlânâ denince akla ilk gelen sema’dır. Sema, bu mübarek insanın Allah’a ulaşmada, vecd, işba ve hatta istiğrak haline yükselerek, onun varlığının etrafında dönmeyi sembolleştirir ve bazıları ona âyin dese de onun aslında bir zikir hali olarak algılanması gerekir. Her alanda görülen yozlaşma, kültürde de ciddi bir kirlenmeye doğru gittiklerinden olacak ilk kaygım bu alandaki çözülmeye işaret etmek oldu. Özellikle turistik kuruluşların semayı istismar etmesinin önünün alınması gerektiğine işaret ederek şunları söyledim:

            “Sevgili dinleyicilerim,

Evvela bir küçük notu aktaracağım. Bu bir şiirdir, henüz yirmi iki, yirmi üç yaşlarında iken yazmıştım:

            “Aşkı Mevlânâ’da arayıp buldum,

Ney’inden dinledim şarkılarını.

İçtim tasavvufu ben yudum yudum,

Okudum Yunus’un sayfalarını…

Bu şiiri, Ocak 1966’da “Türk Yurdu Dergisi”nde yayınladım.

Bu, neyi ifade eder? Bu, hasbi olarak o yaşlarda, gençliğin uçarılığı, hayalperestliği yerine Mevlânâ’ya tutkuyu ifade eder. Onun pınarından beslenmeyi ve onun hali üzerine yaşama idealini ifade eder. Bugün bu alanda üç ayrı eserle karşınıza gelebildimse, geçmişimdeki bu dikkatli arayışın izleri vardır.

Bu bakımdan, Mevlânâ hakkında, herkes gibi benim de söz hakkım olmalı değil mi? Ama biz bu Mübarek İnsana muhabbeti ranta dönüştürme peşinde değiliz. Biz hizmetine talibiz. Çünkü onunla yeniden, onun gibi Müslümanlaşacağımıza inanıyorum. Onu iyi anlamak İslam’ı farklı bir pencereden yeniden keşfetmek demektir.

Şimdi bir kaygımı dillendirmek istiyorum: Konya, sancısını bugün çekmeye başladığımız yanlış bir çıkışla Mevlânâ ihtifallerine başladı: Konya Turizm Derneği’nin öncülük ettiği bu hareket, bir anlamda Mevlânâ ve Mevlevilik, turizmin ana malzemesi ve hatta temel referans kaynağı haline getirildi. Sema bir zikir hali ise, bırakalım o zikri yapanlar onu kendi derununda yaşasınlar. Bunu gösteriye dönüştürmenin dayanılmaz ıstırabından ne zaman kurtulacağız? Bakınız size düşündüren bir örnek nakledeceğim. Aslında bu, bir ferdî tepki değildir, bu, bir maşeri vicdanın sızlanışının örneğidir. Cenazesini ölümünden on yıl sonra vasiyeti üzerine getirip Konya’ya “Havva” adıyla defnettiğimiz Eva de Vitray Meyerovitch, Konya’ya geldiğinde gördüğü durumu kendisine yöneltilen bir soruya karşılık şöyle anlatmaktadır:

[Türkiye’de sema izleyip dönen ve hayal kırıklığına uğramış olan insanlar gördük. Onlar orada sema diye turistler için bir gösteri, bir halk dansı görmüşler.

Maalesef, böyle bir şey mümkündür. Bir gün, Konya’ya varır varmaz, bir ‘sema’ görmek için acele gittim. Âyin icra edilen yer, neon ışıklarıyla aydınlatılmış büyük bir spor salonuydu, girişte bazı insanlar coca cola içerken, bazıları da pirinçten yapılma yaldızlı küçük semazenler satmaya çalışıyorlardı. ‘Sema’nın kendisi her zamanki kadar güzeldi, ama canım, sema bu değil ki. İçim daraldı ve âyin bitmeden orayı terk ettim. Odamdan içeri girerken, Mevlânâ’ya hitaben kendi kendime, ‘Aslında, bu karikatür yerine başka bir şey seyretmeyi ne kadar isterdim’ diye mırıldandığımı fark edince şaşırdım, tam o esnada, telefon çaldı ve bana ‘Hanımefendi sizi arıyorlar’ denildi. Beni aramalarının mümkün olmadığını, çünkü geldiğimi daha kimseye haber vermediğimi söyledim, fakat santraldeki görevli ısrar etti ve karşıdakinin Doktor Eva diye aradığını söyledi. O zaman derviş dostlarımdan birinin sesini duydum: ‘İnsan semanın tam orta yerinde bizi bırakır da gider mi?’ Ruhumun daraldığını söyledim, o bana ‘Âyini folklor gösterisine çevirmek bize haz mı veriyor sanıyorsunuz? Haydi, gelin sırf sizin için Sema edeceğiz’ dedi. Böylece gecenin saat ikisinde bir Sema âyini seyrettim. Mevlânâ’nın istediği kâinatın gerçek dansıydı bu, atomların ve gezegenlerin baş döndürücü dönüşünü yansıtan âyin işte bu.]

Burada soru soran; “Türkiye’de sema izleyip dönen ve hayal kırıklığına uğramış olan insanlar gördük. Onlar orada sema diye turistler için bir gösteri, bir halk dansı görmüşler”, ifadesi Sema’nın dışarıdaki algılanışın çok net fotoğrafıdır. Hayal kırıklığına uğrayanlar kimler? Batı’dan gelen gönül adamları. Onlar kendi boşluklarından kurtulmak için bir sığınma amacıyla geliyorlar buraya. Tabii burada hüsrana uğradıkları için bu genel kanaati besleyen duygularını dillendiriyorlar gittikleri ülkelerde.

Şimdi şunu düşünebiliriz: Sema bu kadar kötü mü algılanıyor? Hayır, sema maksadının dışına çıkarılıp seyirlik hale getirilirse öyle algılanıyor. Nasıl algılanmasın? Onlar Mevlevi Sema ekiplerinden haz alırken bu defa otellere dönüyorlar, karşılarında bir sema karikatürü… Hatta yemek yenen yerlerde bir başka rezalet. Bunlar kuşkusuz, Mevlevi sisteminin dışında, ama fatura Mevlânâ’ya çıkarılıyor. Mevlânâ bu mu? Mevlevilik bu mu? Bakınız, bizzat kendisinden dinledim, bu ihtifalleri başlatanlardan Feyzi Halıcı, 1978’de Amerika’ya çağrıldıklarında, oradaki iki ay boyunca süren gösterilerinden sonra da, birisi kendilerini davet eden Rotko Vakfı’nın başkanı Bayan Menil olmak üzere, üç ayrı şahıstan “Bu yapılanlar Mevlânâ’nın ruhaniyetini yansıtmıyor”, şeklinde eleştiri aldıklarını bizzat bana söylemişti. Görünen o ki, giden sema ekibi ne kadar teslimiyet duygusu içinde olurlarsa olsunlar izleyenlerde bu ihlas duygusu yoksa, bu defa yaptığınız zikir hali değil, gösteri şeklini almaktadır.

Artık şuna doğru gidiyoruz: Otel lobilerinde sarhoş dansçıların dönüşlerine bir çare bulmak gerekir. Kültür Bakanlığı’nın tamim yayınlayıp tedbir alması öyle sanıyoruz ki yetmeyecektir. Avrupa’da samimi Mevlevilerin müdahalesiyle belki istismarın önü alınabilir, ama özellikle Amerika’da bunu “gösteri sanatı”na dönüştürenler giderek artıyor. Türkiye’de ise düğünlere kadar indirdiler. İnsan Allah’tan korkar. Geçenlerde bir politikacı dikkat toplamak için Meclis’e bir semazenle geldi ve orada sema gösterisi yaptırdı. İş bu kadar mı çığırından çıkarılır?

Bu davranışlar Mevlânâ’nın düşüncesini yansıtması gereken Mevleviliği de büyük ölçüde olumsuz etkilemektedir. Ben semayı hareket halindeki teslimiyet hali, zikir hali olarak görüyorum. İzleyenlerin de o şuur içinde olmaları gerekir. Bir ilahi dinler gibi, mevlit dinler gibi huşu ile ona bakmaları gerekir.  Kola içerek, sakız çiğneyerek değil!

Bu içten yöneltilen bir iyi niyetli uyarı notlarıdır. Şimdi, dıştan yapılan bir saldırıyı dikkatinize arz edeceğim: Sözümün bir yerinde Mevlânâ’nın savunulmasına ihtiyacının olmadığını, onun kendisini savunduğunu söyledim ama içimde ukde olan bir başka hususu da burada dikkatlerinize arz ederek dillendiremeden edemeyeceğim:

“Birisi çıkmış, ‘Mevlânâ Moğollarla işbirliği yapıp, Türkmenlerin katledilmesine sebep oldu, gibi çok vahim bir suçlamada bulunmuş. Böyle bir bühtanın yükünü ahirette nasıl taşırlar bilemiyorum? Hâlbuki Moğollar, bu topraklara putperest geldi ve (çoğunluğu) Müslüman olarak döndüler. Onları, İslam’a çeken Mevlânâ’nın izlediği akıl yolu olmuştur. Sonra, Mevlânâ gibi bir fikir adamı, ne yapabilirdi? Eline silah alıp ortaya çıkarak “Haydin aslanlarım yürüyün kâfir üstüne!” mi diyecekti? Şehri bilginler değil, devlet adamları ve askerler savunur. Alaeddin Keykubad’ın Kayseri’de zehirlettirilerek öldürülmeseydi ve oğlu 2. Giyaseddin Keyhüsrev 1242’de Kösedağ’da o dehşetli bozgunu yaşamasaydı, Moğollar bu topraklara giremeyecekti. Sonra, Anadolu Selçukluları o yıllarda, Türkmenlerin önemli bir kısmının kandırılarak saptırılıp yağmacıya dönüştürüldüğü Babai isyanlarıyla çökme noktasına gelmişti. Tam 12 defa bu Babai denilen batıl inançlı sürüler iç savaşlarla Selçukluyu Anadolu’da perişan etmişlerdi. Adamın unvanına bakın: “Baba Resul”! Yani Peygamber baba, Allah ile görüştüğünü iddia edebiliyor, melekleri emrinde seferlere salabiliyor. Söylediklerinden bir kısmının aslı çıkmayınca, “Tanrı uyuyup kalmış, görüşemedim”, diyecek kadar ölçüsüzleşebiliyor. Moğollara o tarihlerde Sivas ve Kayseri direndi, sonuç ise ortada: Bu azgın Moğol sürüleri o şehirlerde taş üstünde taş bırakmadılar, Gençleri ve orta yaşlıları meydanlara toplayıp kılıçtan geçirdiler. Kadınları, kızları ve çocukları da esir ederek memleketlerine götürdüler. Devrin vakanüvisleri bu iki şehirde cesetlerin arasında gezerken çizmelerine kan dolduğunu söylerler. Tarihin sebep ve sonuç ilişkisini tek yönlü düşünemezsiniz. Hele hele kendisini topluma aydın diye takdim eden bir insan bunu yapamaz, yapmamalıdır. Bu iki şehir tarihlerinin görülmemiş kıyımına uğramışlardı. Konya bundan kurtulduysa, bir sebebi hikmeti olmalıdır.

Onun bu konudaki tavrını belirleyebilmek için çok önemli bir tespitine değinmek istiyorum.  Mevlânâ, Fihi Ma Fih’inin ilk cümlesinde, besmeleden sonra şöyle der:

            “Bilginlerin kötüsü, beyleri ziyaret eden bilgindir; beylerin hayırlısı da bilginleri ziyaret eden bey. Ne güzel beydir yoksulun kapısındaki bey; ne kötü yoksuldur beyin kapısındaki yoksul” Bunun da uzunca izahını yapar. Şimdi böyle bir adamı, üstelik düşman bir Moğol beyinin kapısına göndereceksiniz. Ona teslim edip el oğuşturtacaksınız, ona Haksızlıktır bu. Dahası, Mevlânâ daha çocukken, babası Sultanül Ulema Bahaeddin Veled Hazretleri, ailesini Moğol zulmünden kurtulmak için yurdunu yuvasını terk etmek suretiyle 10 bin km.yi bulan bir kaçış yolculuğuna çıkacak. Çoğu zaman yaya olarak bulabilirse merkep, at ve deve sırtında aylarca yolculuğun çilesine ailesiyle birlikte katlanarak gelip Konya’ya yerleşecek. Oğlu Mevlânâ büyüyünce babasının kemiklerini sızlatacak bir işbirliğine gidecek. Bunu, dikkate almadan konuşanların zekâ sorunu olması gerektir. Unutmayalım, kim iddia ederse etsin, bu tür suçlamalar tarihin realitesiyle ve suçladığınız kişinin misyonuyla örtüşmüyorsa iftiradır. Bu da büyük günahtır, büyük saygısızlıktır.

            Şimdi buradan dışımızdaki kesimin Mevlânâ’ya bakışına bir göz atalım isterseniz. Önce bizzat yaşadığım bir olayı aktaracağım size: 1991 yılında İstanbul’da yaşadığım bir olayı size nakletmek istiyorum. Bakınız elin adamı Mevlânâ’yı nasıl yorumluyor:

16-20 Eylül 1991 yılında, Amerika’dan “World Academy Of Arts And Culture; (Dünya Kültür ve Sanat Akademisi)” ile Kültür Bakanlığı, “XII World Congress Of Poets: (12. Dünya Şairleri Kongresi)” ni İstanbul’da gerçekleştirdi. UNESCO 1991’i “Milletlerarası Yunus Emre Sevgi Yılı” ilan etmişti. Türkiye’deki bu toplantı Yunus Emre bildiri ve şiirleriyle zenginleştirilmişti. Türkiye’den ayrı olarak 56 ülkeden 150’nin üzerinde şair katıldı bu toplantıya.

            Büyük Tarabya otelinde beş gün devam eden programın sonunda, bir günümüzü İstanbul’un tarihi yerlerini gezmeye ayırdılar. Süleymaniye camiine gitmiştik. Camiyi ziyaret ederken grupta bulunan Fransız bir bayan kenara çekildi, secdeye kapandı sonra ağlamaya başladı. Yakınındaydım, ilgimi çekti. Dikkatle ve hayretle kendisini takip ettiğimi görünce kalktı, yanıma geldi. Kırık bir Türkçe ile anlatmaya başladı:

            “Çok şanslı bir milletsiniz, hatta özel bir milletsiniz. Tanrı, Yunus’u ve Mevlânâ’yı insanlığa sizden armağan etmiş. Hadi, Yunus’un dili sizin halkınızın gönlüne çok yakın. O sizin olsun ama  Mevlânâ bizden çıksaydı ne olurdu yani?..”

            Şair hanım, ‘Mevlânâ bizim dilimiz olsaydı’ demek istiyordu. Sorusunun altındaki niyet buydu. Buna rağmen, sormadan edemedim:

            “O, bütün insanlığın rehberidir. Bizden çıkmış, sizden çıkmış ne fark ederdi ki? Sonra sizden olsa nasıl olurdu?

            “Bizden olsaydı, biz  bütün dünyada Fransız kültürünü hakim kılardık!..”

            “O bizden çıkmış ama bizimle yetinmemiş, bütün insanlığın sesi oluvermiş. Bakın sizler geldiniz burada, Yunus’la buluştunuz. Mevlânâ’yı bu kadar yakından tanıdığınıza göre, Fransa’da da Mevlânâ ile berabersiniz herhalde?..”

            “Evet, orası öyle, ama yine çıkıp birileri ‘Kimdir Mevlânâ?’ diyebiliyor. Bu soruya, ‘Fransız!’, cevabını vermenin ayrıcalığına da sahip olmayı çok isterdik…”

            Aslında hanımın idealize ettiği düşüncesinin arkasında yine de, Batı’ya, Batılıya has emperyal bir niyetin varlığı kendisini hemen hissettiriyordu:

            ‘Fransız kültürünü dünyaya hâkim kılabilmek için’ Mevlânâ’yı araç olarak düşünüyordu belki de. Onun büyüklüğü, insanlığı kurtarmak için değil, Fransa’nın çıkarları için birşeyler ifade edebilecekti. Nezaketim, bu niyetini kendisine söylememe izin vermedi. Ama söylediklerini dinlerken tebessümle dudak büküp başımı anlamlı bir şekilde sallamış olmamdan sanırım bir şeyler anlamış oldu.

            Vedalaşırken ellerimi tuttu: “Siz galiba beni biraz yanlış anladınız”, diye söze başladı. Arkasından şunları ekledi:

            “Siz, Mevlânâ’yı yeterince anlatamıyorsunuz. Mevlânâ demek, dans (Batıdaki ve turistik otellerdeki Sema ayinini kastediyor) demek değildir. Dinin vecd hâli gösteri şekline dönüştürülmemelidir. Biz, onun kitaplarını bütün dünya dillerine çevirir ve her tarafa dağıtırdık. İnsanlığın kavgadan kurtuluşunun reçetesi Dans’ta değil, “Mesnevi”dedir!..”

            Anlaşılan o ki, gerçekten Mevlânâ Hazretleri, Batı’da olsaydı, Onu önce “Aziz” yapar, sonra da bunu kültürel hâkimiyet için vasıtaya dönüştürürlerdi. Biz ise, Mevlânâ öğretisinin zenginliğini kendi kültürümüzün mihengi haline getiremedik!

            Bu misafir şair mi Mevlânâ’yı keşfeden? Elbette ki değil. Bir başka şahidi olduğum olay da şu: Geçtiğimiz yıllarda, Mevlânâ’nın 800. Doğum yılı dolayısıyla, Kayseri’de bir sempozyum düzenlenmişti. Buraya, Fransız Lyon Üniversitesi’nden Prof. Dr. Poul Ballanfat katılmıştı. Kendisi Felsefe hocasıdır, Mevlânâ üzerine çok enteresan bir bildiri sundu ve Mevlânâ Hazretlerinin eserlerinde kullandığı bazı özel kelimelerin açıklamalarını yaptı. Toplantı sonunda kendisiyle sohbet ederken ırkdaşı olduğu için Meyerovitch’i sorduğumda şunları söyledi:

”Batı’da Annemarie Schimmel, daha çok tanınır.” Ben de kendisine, onun Müslüman olup olmadığını şu an bilemediğimizi, Meyerovitch’in ise Müslümanlığını açıkladığını ve hatta vasiyetinde Konya’ya defnini istediğini söyledim. Verdiği cevap anlamlıydı: “Orası öyle de,  Schimmel de Müslüman’dı”, dedi. Ben de cenazesinin kiliseden kaldırılmış olmasının ne anlama geldiğini sordum. Şöyle dedi: “Orası öyle, ama Fransa’ya her geldiğinde vakit namazlarını gelir benim odamda kılardı. Şunu bilmenizi isterim, Batı’da İslam ve Mevlânâ üzerine çalışanların hemen tamamına yakını, ben de dâhil Müslüman’dır. Mevlânâ üzerine çalışan onun tedris halkasına giren ve İslam’ı tanıyan aklı başında hiçbir aydın bu şemsiyenin altından çıkmayı istemez. Bunu topluma deklare etmeyebilirler, o da pek önemli değildir.”

Şimdi izniniz olursa, Batı’da bazı aydınların bu konuda söylediklerine dikkatinizi çekmek istiyorum. Bunlar Mevlânâ üzerine çalışan ya da görüşleriyle Mevlânâ’ya Batı’da yol açan insanlardır. Buraya aldığımız isimlerin çok çok daha fazlası aynı görüşleri de paylaşmaktadır. Farklı milletlerden ve farklı zaman dilimleri itibariyle burada ilginize sunacağım birkaç isim isim sanırım bir anlamı olacaktır:

PROF. JOSEPH VON HAMMER-PURGSTALL: “Mevlânâ, bütün pozitif dinlerin dış formlarından çok daha kutsal olan, en ulvi dini vecdin kanatları üzerinde, öteki lirik şairler gibi, sadece ayın ve güneşin fevkine yükselmekle kalmayıp zaman ve mekânın, yaratılışın, kaza ve kaderin, bezm-i ezel ahdinin ve hesap gününün üzerinden kanatlanarak ebediliğe varır.”

JOHANN WOLFGANG VON GOETHE:  “Ders vermek ve eğitmek maksadıdır; ancak tümüyle o, bir vahdet öğretisi marifetiyle dindirilmeyen, fakat nihayet ilahi bir varlıkta her şeyin eriyip kaybolduğu ve arındığı bir hasreti ima eder.”

MARSHAL G. S. HODGSON:  “Rumî’nin şiiri, bir nehir gibi seyyaldir. Nehirde yüzerken önünde sonunda her şey size sergilenir–mesela akıntılar ve sakin kısımlar (havuzlar), kasabalar, çiftlik evleri ve korulukları. Fakat yeterince uzun süre onunla birlikte olmanız şartıyla, nereden başladığınız ve nerede duracağınız pek önemli değildir. Şayet nehrin bir noktasında duracak olursanız, er veya geç bütün, yine olduğunuz yerde size gözükecektir, yani nehirde yüzen her odun parçası, nehir suyunun her bir damlası ayağınızın dibinden geçip gidecektir

PROF. R. A. NİCHOLSON : “Rumî’nin fikir malzemeleri çok çeşitli ve zengin, konuyu elde ediş metodu tam ‘yeni bir üslup’ diye tarif olunan şahsına münhasır bir şekildedir. Çok ustalıklı ve girift tarzdadır, zor tahlil edilir. Bununla beraber genel ifadesi basit ve açıktır. Mantığa uyup uymadığına aldırmaksızın, okuyucuya Mesnevî’de serbestlik ve genişlik mefhumunun neşesini verir. İtiyatlara meydan okur; halka mahsus hayat lisanını cesaretle kullanarak basit şeylerden alınan hayal bolluğu ve samimi hikâyelerle herkese hitap eder.”

MAURİCE BARRES: “O, öyle bir şairdir ki, sevimli, ahenktar, ateşin ve coşkundur. Şiirindeki kendine has ifade tarzı, hareketli ve semâvîdir. Okuyucuyu kendinden geçirir. Okuyucuyu mu? Hayır… Zaten, Celaleddin Rûmî, eserlerinde semâ ve terennüm halindedir. Sihirli atmosferine bizi çekmek için de elimize bir kitap vermiştir.”

ARTHUR JOHN ARBERRY: “En geniş manasıyla komediden en ağır yaralayıcı trajediye kadar her durum ve konuyu her heyecan ve şekli izaha yeteneklidir. Bu sebepten Mevlânâ bir sanatkâr olarak rakipsizdir.”

JOHN RENARD: “Rumî kendisini, İlahî sevgilinin huzurunda imgeleri eriyip giden bir ressama benzetir. Allah insan kalbine kalemle yazan hattattır. Her güzel cemal kusursuzca yazılmış bir Kur’an kopyası gibidir.”

E. J. WİLKİNSON GİBB: “Akdeniz sahillerinden Çin Seddi’ne kadar bütün mutasavvıfların el kitabı olan Mevlânâ’nın büyük eseri muhtelif tasavvufî düşünüş ve doktrinleri ele alır ve bütün İran edebiyatının en büyük ve asil eseri konumundadır. Dolayısıyla Mevlâna Celâleddin ve mutasavvıfların etkisi bu asırda ve Türkçe şiirin, kanalına girdiği bu topraklarda birinci sıradayken lirik ve romantik şairlerin etkisi ikinci sırada kalmıştır.”

PROF. DR. HELMUTH  RİTTER:  “Bu günlerde Mevlâna Celâleddin’in dergâhında memleketin her köşesinden büyük bir aşk ile gelip toplanan cemaati gören ve büyük şair insanın vefatından yedi yüz yıl sonra hayatında olduğu gibi kalpleri kendisine cezp etmeye muktedir olduğunu hayranlıkla müşahede eden insan, ‘Acaba bu büyük mutasavvıf ve şair hakkında ilim ne diyor? Kesin olarak söyleyebilirim ki hiçbir şairin eseri için bu kadar çok şerh yazılmamıştır.”

HENRY CORBİN: “Sufilerin Farsça Kur’an (Kur’an-ı Farsî) diye adlandırmaktan hoşlandıkları bu Farsça büyük mistik rapsodi, birkaç satırda özetlenemez. Ünlü başlangıcı, doğduğu topraktan koparılmış ve yerine dönmeyi arzulayan neyin şikâyeti, onun temel havası hakkında bir fikir vermektedir. Rapsodi, daha sonra, yirmi altı binden fazla beyit içeren altı kitapta ruhun gizli destanını ifade eden uzun bir sembolik hikâyeler dizisini birbirine bağlar. Bu saf tasavvufi aşk öğretisini filozofların akılsal yöntemleri karşısına koymak bir gelenektir. Gerçekten de Mesnevî filozoflara karşı birden fazla şiddetli saldırıyı içermektedir.

CLAUDE CAHEN: “Celaleddin-i Rumî’nin etkisinin çapını belirleyebilmek, kesinlikle felsefesini belirleyebilmek kadar güçtür. Bizim için o her şeyden önce bir şairdir. Büyük bir coşkunlukla ortaya koyduğu şiirlerinde, İran şiirinde pek sık karşılaştığımız aşırı süslemelerden tamamen değişik olarak içtenlikle ve yalınlıkla, mantığa dayanmaktan ya da özgün olmaktan çok, içten gelen, derin ve güçlü duygular ve inançlar dile getirilmektedir.”

JOHN BALDOCK: “Müslümanlar için Muhammed Peygamber ruhani mükemmelliğin örneğidir ve İlahî İrade’ye teslimiyet yolunda onun izinden gitmek isteyenler için bariz yol işaretleri bırakmıştır. Ancak, bütün dinî liderlerin öğretilerindeki gibi, Onun öğretileri de iki yoruma açıktır: ‘gerçek’ ve ‘mistik’; dış şekil ve iç anlam. Eğer Peygamber’in hayatının ve İslam’ın temel öğretilerinin iç anlamını kavramak istiyorsak, Mevlânâ’dan daha iyi bir öğretmen bulamayız.”

PROF. DR. EVA DE VİTRAY-MEYEROVİTCH :“Ben hayatımı Mevlânâ’ya, mesajının oldukça âcil ve oldukça evrensel olduğunu düşündüğüm için vakfettim. Hıristiyanlığın ve İslam’ın en temel değerlerini, hiçbir şeyi inkâr etmeden, kendisinde toplayan ve onlara tam bir kardeşlik ve dinî birliktelik boyutu kazandıran bir mesaj bu.”

ORD. PROF. DR. ANNA MASALA: “Mevlânâ’nın gerçek vatana hasreti… Ve Allah’a dönmek istediği zaman, Allah’ın emri geldiği zaman, Mevlânâ, hasreti ile bu dünyadan göç etti. Bu sebeple onun vefatının yıldönümünde her sene binlerce kişi nurlu türbesini ziyaret eder, Şeb-i Arûs gününü kutlar. Bu gün dert, feryat yok. Hasretimiz de bal olur, çünkü Mevlânâ gönlümüzdedir.”

PROF. DR. İRENE MELİKOFF: “Mevlânâ, tüm insanları sevgi birliğine çağıran bir hümanisttir. Ve onun en güçlü yanı işte bu insancıllığıdır. O, yüzlerce ve yüzlerce ölümlü insanların yüreğine ölmezliğin sırrını üfledi. Bizde taassubun, iki güzel sanatı çatkın kaşlarıyla hoş görmediği zamanlarda Mevlânâ, şiir ve musiki ile vicdanları katılaşmaktan kurtardı.”

ANNEMARİA SCHİMMEL :“Mevlânâ Celaleddin Rumî’nin eserleri insana ‘Şah damarından daha yakın olan’ Allah’a yaklaşmak ve O’nu sürekli yeni mecazlarla tasvir etmek, ulviyet ve azametini renkli sembollerle yansıtmak üzere girişilen daimi bir gayret olarak telakki edilebilir.”

KATHARİNE BRANNİNG: “Cam, ustasının eliyle ateşe sürülür. Orada döne döne pişer ve erir. Sonra alınır, nefes üflenirken bile dönerek şekillendirilir. Tıpkı, bir semazenin dönüşü gibidir bu ritim.”

MYRİAM HARRY: “Alaeddin Şah’ın torunu Sultan’ül Ülema’ın oğlu Mevlâna Celâleddin’in hayat hikâyesi ‘Binbir Gece’ masalları şeklinde başlar. II. Yüzyılın sonlarına doğru, aşk melekleri uhrevi böbreklerde, aziz şair, dönen mistik, (bizim Fransa’da dönen dervişler dediğimiz) Mevlevî tarikatının kurucusu sevimli Celâleddin’in kendi kaderini hazırlarlar. Teklifsiz tatlılığı ve tabii eşkâliyle Celâleddin, ekseriye hemen hemen aynı devirde yaşayan ve şark memleketlerini dolaşan Saint François d’Assie’i ve daha çok, ruhunun sıcaklığı ve vecdli semâıyla da Saint Therese d’Avile’yı, musikisiyle İsa aşığı Sainte Theres’i hatırlatır.

MÜRSEL DERSKE: “Hz. Mevlânâ ebediyete intikal ederken onu uğurlamak için Musevi, Hıristiyan ve Müslümanların bir araya gelmesine şaşırmadım. İmkânsızlıkları kucaklayarak hastaları seven, kâfirlerle sabırla ve durmadan konuşan bu ‘aşk havuzu’na, bu köprüler kuran insana, günümüzde de tüm dünyada büyük bir ilgi duyulmamasına şaşırmamak gerekir.”

WİLLİAM CHİTTİCK: Türkiye’den Hindistan’a kadar Farsça ile tanışmış dünya, bütün İslam dünyasının İbni Arabi’yi en büyük sufi nazariyecisi olarak gördüğü gibi, Rumi’yi de en büyük ruhani şairi olarak görür. İbni Arabi ve Rumi Tasavvufun iki farklı damarına aittir. Bunlardan her biri kendi tarzında geleneğin doruk noktasını belirtir, Tasavvufi öğretilerin bu iki şahsiyetten sonraki çoğu ifade ve izahları ilhamını bir dereceye kadar bunlardan birinden ya da ikisinden birden almıştır. Rumî’nin ayrılık ve buluşma, umut ve korku, ayıklık ve sarhoşluk, yok olma ve bâki kalma, dert ve neşe arasındaki etkileşimle ilgili binlerce beyti vardır. Bu, aşkın diyalektiğidir. Yaratılmışlık alanına özgü altüst oluşlar olmaksızın hiçbir aşk mümkün değildir. Mevlânâ, okurlarını mütemadiyen maceraya atılmaya davet eder.

COLEMAN BARKS: “Rumî’nin şiirlerinin amacı bizi kişisellikten, rüyaların ve hasretin kaynağı olan gizeme; ‘Ben kimim?’ sorusunu soran varoluşa götürmektir. İnsan olmanın en büyük zevki, kim olduğumuz gerçeğini yani yıkıntılar altında kalan hazineyi ortaya çıkarmaktır.”

SÜLEYMAN WOLF BAHN:  “Tam da bu açıdan baktığımızda Batılı insan için Hz. Mevlânâ’nın gücünü ve çekiciliğini görüyoruz: Mevlânâ, Batılı insanı, diğer sufi klasiklerine kıyasla, daha doğrudan etkilemektedir. Hz. Mevlânâ, diğerlerinden farklı olarak, belirli bir şekli aramıyor, belirli görevler vermiyor. Mevlânâ’nın ‘Divan’ındaki şiirler insanın özüne doğrudan dokunuyor. Batılı insan, kendi kişisel tecrübesi ile İslam ilahiyatı hakkında bir bilgisi olmadan da onları benimseyebiliyor. Kendine hitap edilmiş gibi hissediyor. Mesnevi’deki hikâyeleri kolaylıkla anlayabiliyor. Bu hayali dünyayı kendi kültürel ya da dini altyapısından biliyor. Kendi sorunlarına değiniyor ve bu sorunlar hakkında doğrudan, ‘sevgi dolu Tanrı’dan, rahatlatıcı tavsiyeler alıyor. Bu seven ve bağışlayan Tanrı’dan gelen tavsiyeler, maneviyatının gelişmesinde teşvik edici rol oynuyor.”

ROBERT BLY: “Kilise, Albi heretikleri üzerine bir Haçlı Seferi düzenledi. Haçlılar uğradıkları ilk kasabada on bin kadar kişiyi hapse atıp diri diri yaktılar. Bunun anıları bir şekilde genetik hafızamızda hâlâ canlıdır. Acımasız ve dogmatik bildiğimiz Müslümanlar ise sufilerin yaşamasına izin vererek o yolun açık kalmasına izin verdiler.”

ESTER ALVAREZ MUNOZ :“Bir rüzgâr düşünün ki, Müslümanların ve ona ritmini ve titreşimlerini veren Rumî’nin sevgisinden çıkıp gelmiş… İşte o hafif rüzgârdan gücünü alarak hareket etmeye başlayan bir sarkaç gibi, beklenen evrensel milliyetçilik de yavaş yavaş gerçekleşmekte…”

DR. KRİTON DİNÇMEN :“Mevlânâ bir kişiye, bir müride, bir mümine, bir kitleye, bir ırka, bir dine… Herhangi ‘bir’e hitap etmiyor… Mevlân⠑tüm’e, ‘bütün’e hitap ediyor… İnsan olan ‘herkes’e… Din, ırk, sınır kavramının dışında… Her ‘insan’a, ‘tüm insanlık’a hitap ediyor…”

I. M. PANAYOTOPULOS: “İnsanın, Mevlânâ’nın şarkısının içeriği hakkında bir fikir edinmesinin pek güç olmadığı kanısındayım. On üçüncü asırda, Küçük Asya’da bir insan Novalis ve Rilke’nin yollarını hazırlamaya geliyor… Böylesine kutsal olan bir insan... Mevlânâ, insanı ara bir yerde bırakmaz: ya seni ilgisiz bırakır ya da esir alır. Beni esir aldı. Benim de saklı beklentilerime uymaya gelen bir kimsedir; ama, tüm benliğimi kaplamaya değil… Varmış olduğu sonuçlar, benim sonuçlarım değil; belki de, sırf, doludizgin giden bir rüyada sonuçlar olamayacağı için…”

EDİT TASNADİ: “Budapeşte Üniversitesi’nin ilk Fars Dili ve Edebiyatı hocası Sandor Kegl, Mevlânâ’yı ‘Tasavvuf şairlerinin Prensi’ olarak tanımla ve şiirlerinin de ‘Gerçek bir şiir denizi’ meydana getirdiğini söyler. 1907’de şöyle der: ‘Bu kadar yetenekli, böyle seçkin bir şairin Avrupa’da popüler olmadığının başlıca nedeni şimdiye kadar iyi çevirmen bulamamasıdır.’”

E. W. F. TOMLİN:  “Mevlânâ’nın yalnız kendi memleketlerine değil hepimize getirdiği hakikati onun Mesnevisinde bildirilen şu inançta bulmaktayım: Müminler çok ama imanları birdir!”

EUGENİA POPESCU JUDTZ: “Konya’nın Sultanı, türbesinin karanlığında, bütün görkemiyle hüküm sürmede… Yüceliği maddeden yoksun değil, çünkü ak mermerde, altında ve kadifede, parşömende ve yeşil taşta varlığını sürdürüyor. Yalnız orada değil, şehrin her yanında da duyuyorsunuz bu varlığı.”

NİGEL WATTS:  “Bir insanın hayatı ile ilgili olgular genellikle önemli olan şeylerin gölgelerinden ibarettir. En önemlisi de bir insanın yaşamının ışığıdır. Rumî bir akkordu ve ışığı, kendinden geriye kalan sözlerinden dışarıya yayılmaktadır. Onun anıtsal şiirlerinden oluşan anıtsal külliyat, yararlandığım bütün diğer kaynakların ötesinde araştırmalarımın başlangıcı ve sonu oldular.”

T. J. WİNTER: “Batılı yorumcular seküler kaygılar sebebiyle, İslâm geleneği taraftarlarının ve Mevlâna’nın değer verdiği temalara yabancıdırlar. Bu yorumcular Müslüman’ın ibadet hayatına kayıtsızlar ve peygamberin manevi yaşamıyla ilgilenmiyorlar. Bunun yerine ilgilendikleri şey, Freud’a göre insanlığın iki meselesi ve hem büyüklüğümüzün hem de zayıflığımızın sorumluları olan eros ve thanatostur. İslâm Peygamberi (a.s.v.) hakkındaki hem Hıristiyanların görüşleri hem de seküler değerlendirmeler, bazen iki tarafın negatif yargılarını içlerinde barındırırlar.”

FRANKLİN LEWİS: “Amerika’da muhafazakâr düşüncesi temsil eden önemli bir dergi olan National Rewiev’un kıdemli editörü Richard Brookhiser birkaç yıl önce Mevlânâ’nın Konya’daki türbesini ziyaret etmiş ve Mevlânâ’nın evrenselliğinden, anlayış ruhundan derinden etkinmiş olarak, İslamiyet’in topyekûn köktendinci bir tehlike olarak düşünülmesinin yanlış olacağı yolunda Amerikalı siyasetçileri uyarmıştır. Gerçekten de İlahi Komedya’ ile neredeyse iki uzunluğundaki Mesnevi’yi karşılaştırmak için zaman ayıran nesnel bir Batılı okur, Dante’ten yarım yüzyıl önce yazan Mevlânâ’nın çok daha evrensel bir ruhu, çok daha engin ve derin bir dinsel duyarlılığı yansıttığını onaylamak zorunda kalacaktır.”

KAREN AMSTRONG:“Moğol istilaları, insanların yaşadıkları felaketi ruhlarının derinliklerinde deneyimlerini sağlayacak yeni bir ruhsal harekete neden olmuştu ve bunun öncüsü Mevlânâ idi. Bu dönemde kurulan Sufi tarikatları, insan yaşamının sınırsız potansiyelini vurguluyordu. Moğolların dünyevi politikalarında neredeyse başardıkları şeyi, Sûfiler ruhsal ortamda deneyebiliyorlardı. İstilaların yarattığı yıkım ve çok şeyin kaybedilmiş olması ve Moğol askeri yönetimi sivil hayata hazır olmadığından, ulema sınıfı müminlerin hayatını yönlendirme devam ediyordu ve onların etkisi de büyük ölçüde muhafazakârdı. Mevlânâ gibi Sufiler diğer inançlara hoşgörülü yaklaşırken, on dördüncü yüzyılın sonlarında ulema sınıfı Kur’an’ın çoğulculuğunu sert bir toplumculuğa çevirmişti.”

WİLLİAM CHİTTİCK: Türkiye’den Hindistan’a kadar Farsça ile tanışmış dünya, bütün İslam dünyasının İbni Arabi’yi en büyük sufi nazariyecisi olarak gördüğü gibi, Rumi’yi de en büyük ruhani şairi olarak görür. İbni Arabi ve Rumi Tasavvufun iki farklı damarına aittir. Bunlardan her biri kendi tarzında geleneğin doruk noktasını belirtir, Tasavvufi öğretilerin bu iki şahsiyetten sonraki çoğu ifade ve izahları ilhamını bir dereceye kadar bunlardan birinden ya da ikisinden birden almıştır.”

Burada Mevlevilik üzerinde de birkaç kelime söylemek istiyorum: Mevlevilik aslında bir okuldur. Bir akıl ve iman okuludur. Bu ikisini, yani imanın akılla güçlendirilmesi, aklın imanla terbiyesi okuludur. Ruhi arınmayı sağlayan bir okuldur.  Mesnevi okumalarıyla bu geleneği yaşatmak isteyen iyi niyetli bir yığın insan var. Mesnevinin de hayli miktarda şerhi mevcut. Ancak dikkatli olmak, seçici olmak, Kur’an’ın ve Hadis’in dışındaki yorumlara kapı aralamamak gerekir. Bu mübarek insan, “Ben Kur’an’ın bendesiyim, Muhammed’in ayağının tozuyum. Kim benden bunun dışında bir şey söylerse, ondan bizarım, o sözden de bizarım”, diyor. Böyle bir insanı, “Ne olursan ol gel, tövbeni bin kere bozmuş olsan da yine gel”, anlayışıyla hümaniteryen bin insancıllığa çekmeye hakkımız yoktur! Evvela Mevlânâ Hazretlerinin böyle bir sözü yoktur, Olamaz da. Bir dikkat adamı, bir inanç adamı, bir teslimiyet abidesi, tövbede yalama olmuş insanları nasıl bu Dergâha çağırır? Burada birileri, yeni bir İslam anlayışına kapı aralamak istiyor ve bunun için de kabul seviyesi çok yüksek olan Mevlânâ’yı kullanmak istiyor. Bir önemli tehlike daha mevcut. Günümüzde Mevleviliği en alt basamağından en üst noktasına kadar onu temsil edenlerin dikkate alması, çok hassas olmaları gereken bir meseledir bu: Bazıları günümüz Bektaşiliği ile Mevleviliği birlikte anlayıp yorumlamak istiyorlar. Hacı Bektaş-ı Veli, Mevlânâ’nın çağdaşıdır. Birbirlerine muhabbetleri vardır. İkisi de İslam’ın ana sınırları içerisinde kalmaya özen göstermişlerdir. Bu konuda bir farklılıkları söz konusu değildir. Alınız Hacı Bektaş-ı Veli’nin “Makalat”ını okuyunuz. Şöyle diyor bu mübarek insan: “Bir kuyuya bir damla şarap düşse, o kuyunun suyunu boşaltsanız. O suyla biten ottan koyunlar otlasa, o koyunun kesip etini yemek caiz değildir!” Günümüzde Hacı Bektaş-ı Veli’yi kendi saflığı içinde kabullenip, onun tavsiyelerini yaşayanlara diyeceğimiz yok. Ancak, günümüzde alkolü Bektaşiliğin neredeyse öznesi haline getirenler de var. Bunlarla Mevleviliği bir kaba koymak Mevleviliğin çözülmesine kapı açmayacak mıdır?

Biraz uzunca bir konuşma ve değerlendirme oldu. Sabrınız ve dikkatiniz için teşekkür ederim. Bu büyük insan 8 asra sığmadığı, gibi burada da birkaç saate sığmayacaktır elbette. Biz, Mevlânâ’yı merkeze alarak etrafında dolaştık, eserlerinden ve düşüncesinden söz etmedik. Umarız ona da vakit buluruz. Son geldiğimde, Konya’yı Mevlânâ hazretlerine yaraşır hizmetlerde daha bir canlı ve tutarlı gördüm. Bu şehir onun gölgesinde gelişmektedir. Ona minnet borcu büyüktür. İnsanlığın arayış yollarına döküldüğü günümüzde, gelen misafirlere ev sahipliğinin yükümlülükleri fazladır. Bunun idrakinde olmak yalnızca Mevlânâ’ya değil, doğrudan İslam’a hizmet olacaktır. Çünkü ondan başka sığınağımız yoktur.  Sözlerimi Türkiye Yazarlar Birliği Konya Şubesi Başkanı Bekir Şahin ve yönetimine, bize ev sahipliği yaptıkları için şükranlarımı arz ederek tamamlamak istiyorum. Bir de beni davet edip sizlerle buluşturan burada bulunduğum süre içerisinde benimle bizzat ilgilenen, mihmandarlığımı yapan Avukat Serdar Ceylan’a, yeğenim Avukat Mehmet Fatih Hüner’e, iki ayrı programda görüşlerimi Konyalı ve ülke genelindeki izleyicilerimle paylaşmama vesile olan KONTV. Yöneticilerine, Selçuk Üniversitesinin kanalı ÜNTV’ye teşekkür etmek istiyorum. Sizlere en kalbi muhabbetlerimi kabul buyurmanız dileğiyle saygılarımı sunuyorum efendim.

Hepinizi muhabbetle selamlıyorum efendim.” (Konya; 07.05.2011)

 

 

 

 

©2008-2014, Katharine Branning; All Rights Reserved.  No part of this site may be reproduced in any form without written consent from the author.